19 Mayıs 2020 Salı

Corona Sonrası Dünya ve Ekonomi

Bu blogda son yazımı 2017 Ocak ayında yayınlamışım, 3 seneden uzun süredir herhangi bir içerik eklemediğim bloğu, 2020'nin Nisan ayında, Corona günlerinde hatırlayıverdim. Aslında hatırlama nedenim de blogda yayınladığım 2017 tarihli son yazımdı. Bu kısa denemenin başlığı "Dünyayı BATIRMAMAK İçin Yeni Bir Ekonomik Model İhtiyacı: FAYDA ODAKLI EKONOMİ" şeklindeydi. Kısmen de olsa şu an yaşamakta olduğumuz sıra dışı zamanların ekonomik boyutuna yönelik 3 sene önceden yapılmış bir öngörüydü. Bundan sonrasına devam etmek isterseniz, kavramsal bütünlüğü sağlamak için öncelikle 2017 tarihli denemeyi okumanızı, sonrasında bloğun bu bölümüne geçmenizi tavsiye ederim.

Bir kez daha blogda yazı yayınlama nedenim, bu dönemi fırsata çevirmek, veya uzmanlık taslama yarışından geri kalmamak değil, şu an içinde bulunduğumuz durumun, yukarıda linkini verdiğim 3 yıl önceki deneme ile bağlantısını göstermek ve kullandığımız hatalı ekonomik modellerin bundan sonra olacakları nasıl etkileyeceğine yönelik varsayımlarda bulunmaktır.
Öncelikle hepimiz adına bir itirafta bulunarak başlamak isterim, bir çoğumuz ekonomik sistem içerisinde gündelik çabalarımızın ve değer verdiğimiz bir çok şeyin aslında o kadar da gerekli olmadığını bu süreç içerisinde kavramış olduk. Evlerimizin güvenli ortamında, sağlıkçıların ve bilim insanlarının bizim için çözüm üretmesini beklediğimiz bu günlerde, oluşturduğumuz kurgusal evrenin kahramanları Youtuber'lara ve Instagram Fenomenleri'ne hiç mi hiç ihtiyaç duymuyoruz. Binlerce kişilik arenaları doldurarak, hayranlıkla izlediğimiz milyonlarca dolar gelire sahip futbolcular da tam bu günlerde malikanelerine çekildiler, aynı bizim gibi, bilimden gelenlerin çözüm üretmesini bekliyorlar, eski şaşaalı günlerinin özlemi içinde olduklarına eminim.

Geçmiş dönem kahramanlarımız, eski günlerine dönmek için sırça köşklerinde beklerken, tüm dünyada gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, vaka sayıları henüz sıfırlanmadan normalleşme çabaları başlatıldı bile, endüstriyel futbolun devam etmesi, insanların hızlı bir şekilde erteledikleri turistik faaliyetlerine dönmeleri, tüm gezilerini belgelemeleri ve sosyal medya üzerinden sergilemeleri gerekiyor, bu sayede yeni izlekler, sergilenen fotoğraflardan etkilenerek sisteme dahil olabilir ve döngünün devam etmesini sağlayarak ülke ekonomilerinin BÜYÜME rakamlarına katkıda bulunabilirler.

Şimdi gelelim ana konumuza, BÜYÜME odaklı ekonomi modelleri dünya vatandaşlarının soluklanmasına müsaade etmeyecek bir yapıda işler, yeni ürün ve hizmetlerin üretilebilmesi için BÜYÜME rakamlarının olumlu seyretmesi, ülkelerin NEGATİF BÜYÜME açıklamaması gerekir, NEGATİF BÜYÜME, sermayeyi elinde tutanların iştahlarını kaçırır ve güvenli limanlarda beklemeyi tercih etmelerine sebep olur, işte tam bu nedenle ülkelerin şu an içinde bulunduğumuz global sağlık krizinde soluklanma süreleri de kısıtlıdır. Bunun bir nedeni, insanın sosyal bir varlık olması ve dört duvar arasında geçireceği sürenin uzamasıyla, yaşanabilecek travmalardır, fakat karar vericiler için asıl önemli sebep BÜYÜME odaklı ekonomiye hizmet etmemiz için acilen hayatın normalleştirilmesi ve kitlesel tüketimin kaldığı yerden başlatılmasıdır.

Oysa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, en başta yaşam ve özgürlük olmak üzere sağlık, eğitim, yiyecek, barınma ve toplumsal hizmetleri, bildirinin temeline oturtmuştur, bu gün geldiğimiz noktadaysa karar vericiler seçimlerini en basit tabiriyle tekrar büyüme arayışından yana kullanmışlardır, listenin en başında yer alan yaşam ve sağlık hakları, kurgusal düzenimiz adına kolayca hasır altı edilmiştir.

Şu anda yaşadığımız virüs temelli bir sağlık krizi, bununla birlikte, BÜYÜME odaklı ekonomik modelimiz nedeniyle doğaya farklı boyutlarda müdahale etmeye devam edeceğiz, bu müdahalelerimiz belki yeni virüsler, belki iklim temelli krizler, belki de bugün aklımıza gelmeyen çok daha farklı küresel ölçekli krizleri beraberinde getirecek. Bu paradokstan çıkışın yolu kurduğumuz ekonomik ve finansal modelleri yeniden gözden geçirerek cüretkar yaklaşımların üzerine kafa yormaktan geçiyor.

Bu cüretkar yaklaşımlar neler olabilir? Bu soruya cevap ararken tek ve kesin bir cevap bulamayacağımızı kabul ederek yola çıkabiliriz, şu an kullandığımız ekonomik ve finansal modellerin yıllar içerisinde aldığı karmaşık yapı ve ülke ekonomilerinin birbirleriyle sıkı etkileşimleri, radikal değişiklikler yapmaya müsaade etmez, küçük adımlarla yola çıkılabilir, öncelikle kaynakların dağıtılması sürecinin gözden geçirilmesiyle işe başlanabilir, sadece insanın kendini iyi hissetmesini sağlayan, ekonomik anlamda yatırımcısına yüksek oranda getiri öngören her tür iş modelinin kabul gördüğü ekosistemde, kaynakların, öncelikli alan olarak saptanmış, gerçek sorunlara ve rasyonel ihtiyaçların giderilmesine yönelik iş modellerine aktarılması, birincil önceliğimiz olmalıdır.

Yukarıda açıklananlar sadece varsayımsal bazı yaklaşımlar, gerçekte olacaklara gelince, öncelikle ekonomik modellerimiz ve son 25 yılda DNA'mıza farkına bile varmadan işlenmiş olan alışkanlıklarımız nedeniyle, kendimizi yeni tip Corona Virüsün vicdanına bırakarak yolumuza devam edeceğiz, virüsün zayıflaması ve mevsimsel bir gribe dönüşmesi öncelikli umudumuz olacak, eğer gelişme bu yönde gerçekleşirse insanı ayakta tutan ve yoluna devam etmesini sağlayan yegane özelliğimizi devreye alacağız, bu özelliğimiz de tahmin ettiğiniz gibi UNUTMAK. Unutma süremiz de virüsün ne kadar süre hayatımızda kalacağıyla ilgili olarak değişiklik gösterecek, sonrasında bir sonraki global krizimize kadar parti kaldığı yerden devam edecektir. Peki gelişme bu yönde gerçekleşmez de virüs bizim için olumlu yönde mutasyona uğramazsa, bu durumda hem ekonomik modellerde, hem iş yapış şekillerimiz de hem de finansmanın dağıtımında tüm dünyada gerçek bir "Liyakat Düzeni"nin kurulması gerekecektir, bu Liyakat Düzeni ise sadece ticari kaygılarla yanlış alanlara yönelen beyinlerin, hepimiz için faydalı alanlara yönelmesine olanak tanıyacaktır.

Yazının bu aşamasına kadar geldiyseniz, size bir şekilde ulaşmışım demektir, ve eğer ilk paragrafta atıfta bulunduğum 2017 tarihli "Dünyayı BATIRMAMAK İçin Yeni Bir Ekonomik Model İhtiyacı: FAYDA ODAKLI EKONOMİ" başlıklı denemeyi de okuduysanız, bu iki denemede yapılan varsayımların üzerinde tartışılması gerektiğine inandığınızı düşünüyorum, lütfen yorumlarınızı bloğun altına ekleyerek ve bu denemeyi kendi sosyal ağınızda paylaşarak, hiç bir medyaya bağlı olmayan tamamen bağımsız bu bloğu, yeni yazıların yayınlanması adına destekleyiniz.





11 Ocak 2017 Çarşamba

Dünyayı BATIRMAMAK İçin Yeni Bir Ekonomik Model İhtiyacı: FAYDA ODAKLI EKONOMİ

Dünya kalabalık bir yaşam alanı, ve her geçen gün kalabalıklaşmaya devam ediyor.

7,5 milyar insan, dile kolay.

Fakat sadece dile kolay, aslında hiç de kolay bir durumun içerisinde değiliz.

Biz insanlar, basit değiş tokuş mantığıyla başlattığımız ve günümüzde karmaşık bir yapıya çevirdiğimiz ekonomi sistemimizle, büyük insan topluluklarının hem kendi içlerinde hem de diğer toplumlarla olan ilişkilerini belirli bir sistematiğe bağlıyoruz, ve yarattığımız iş alanlarıyla insan topluluklarını düzene sokuyoruz.



Bunun aksi bir durum, yani ekonomi modelinin olmadığı bir dünyanın sonuysa şimdikinden çok daha vahim, sonsuz bir kaos.

Yani burada tartışmamız gereken konu, ekonominin gerekli olup olmadığı değil, belirli amaçlara endeksli yaşamak, insan doğasının bir sonucu, hatta ilişkilerimizi somut bir düzene sokmamız için kurgulanan düzenlerden en önemlisinin bu güne kadar geliştirilen ekonomik modeller olduğunu da söyleyebiliriz.

Burada tartışmamız gereken konu, son 150 yılda iyice karmaşık hale getirdiğimiz ve tamamen büyümeye odaklı olarak kurguladığımız, dünyadaki ekonomik düzenin bizi ne kadar taşıyabileceği.

Yazının başında da belirttiğim gibi, şu an dünya üzerinde yaşayan insan sayısı yaklaşık olarak 7,5 milyar ve ekonomik düzenimizin ilerlemesinin, herkesi ilgilendiren tek bir basit parametresi var BÜYÜME.

Büyümenin sağlanabilmesinin, öncelikli olarak bağımlı olduğu değişken ise, ÇOĞALMA.

Okuduğunuz ekonomi kitapları, tartıştığınız finansal terimler, incelediğiniz yüzlerce grafiği gözünüzün önüne getirdiğinizde ne kadar sığ görünüyor değil mi?

Fakat aslında işin iç yüzü bu kadar basit. Şimdi bu iki kavrama yine basit bir dille fakat detaylara inerek bakalım.

Ekonomi tamamen beklentilerle alakalı bir sistem, tüm dünyada ve dünyanın farklı coğrafyalarında, geleceğe ilişkin beklentiler olumluysa, yatırımlar gerçekleştiriliyor, eğer gelecek beklentileri olumsuza dönmüşse, bu durumda yatırımlar kesiliyor ve bunun bir sonucu olarak bir çok kitle, zincirleme bir şekilde durumdan etkileniyor.

Geleceğe ilişkin beklentilerin olumlu olmasının yoluysa büyüme tahminlerinden geçiyor, ekonomik anlamda ya büyüyeceğiz, ya durağan olacağız ya da küçüleceğiz, üç seçeneğimiz var. İnsanoğlu olarak şu an kullanmakta olduğumuz ekonomi modelimizde büyümeyi sağlayabiliyorsak işler yolunda demek, yatırımlar devam eder, yeni iş sahaları yaratılabilir ve istihdam sağlanır, hiç bir zaman eşitlik olmasa da, insanlar yaşamlarını ekonomik olarak belirli bir seviyede devam ettirebilir. Tersi iki durumda yani durağanlık ve küçülme durumlarındaysa, yatırımlar kesilir yeni işler yaratılamaz istihdam daralır ve insanların refahı zincirleme bir şekilde bozulur.

Kısacası hepimiz doğuştan zengin olmadığımıza göre, yaşamlarımızı mevcut ekonomik dünya düzeni içerisinde devam ettirebilmek için belirli işlerin varlığına ve bu işlerde çalışarak gelir elde etmeye ihtiyacımız var. Bu sayede gereksinimlerimizi karşılayıp insani şartlarda yaşamımızı sürdürebiliriz, bunun için de büyümenin sağlanmış olması ve ekonomide işlerin yolunda gitmesi bireysel anlamda hepimizi ilgilendiriyor.

Şimdi gelelim büyüme ve çoğalma arasındaki ilişkiye.

Ekonomide büyümenin sağlanabilmesi için, basit arz talep dengesinin kurulu olması, yani insanlar tarafından yaratılan taleplerin yine insanlar tarafından yaratılan arza eşit seviyede veya arzın üzerinde olması gerekmektedir. Yeter miktar talebin oluşturulamadığı ekonomik modellerde büyümeden söz etmemiz de mümkün değildir. Yine çok basit bir tabir ile, şu anda 7,5 milyar insandan oluşan bir arz-talep piyasasından bahsettiğimize göre, bu gün çoğalma hızımızda bir düşüş yaşandığında, önümüzdeki 10 yıl içerisinde 7,5 milyar insan seviyesinde kalacağımızı söyleyebiliriz(yaşam sahnesinden çekilenler ve yaşam sahnesine yeni katılanların dengede olacağı bir senaryoda).

Bu durumda talebi oluşturacak insan adedinde çoğalma söz konusu olmayacağına göre, talep seviyesi 10 yıl sonra yaklaşık olarak bu günkü seviyelerde kalacaktır. Teknolojik gelişmeler ve buna bağlı olarak ortaya çıkacak inovatif ürün ve hizmetler bile, talebi oluşturabilecek yeni kitleler oluşmadığında ekonomide beklenen büyüme oranlarını sağlayamayacaktır.

Tüm gelecek beklentilerimiz ve yatırım kararlarımız, büyümenin sağlandığı ekonomik bir düzen içerisinde geçerliyse, bu durumda sürekli olarak çoğalmamız gerekmektedir. Birleşmiş milletlerin nüfus projeksiyonunda, 2020 senesinde dünya nüfusunun 8,3 milyar, 2050 dünya nüfusunun 12 milyar seviyesinde olacağı öngörülmektedir. Bu veriler ışığında çoğalma tarafında sorun yok demektir, yine aynı verilerin ışığında büyüme verilerine dayalı ekonomi modelleri de 2050'ye kadar bizi idare edecek gibi görünüyor  (7-8 yılda bir global durgunluk ve krizlerin yaşanacağı, sürekli inovasyonlar ile talebin canlı tutulacağı 30-35 yıllık bir ön görüden bahsediyoruz)

Peki ya sonrası, yani 2050 sonrası?

Büyüme odaklı ekonomik verileri baz aldığımız bir bilinç düzeyi, bizi sürekli olarak yeni ihtiyaçlar yaratmaya ve dünyayı "gadget"lar yani ıvır-zıvır mahiyetinde ürün ve hizmetler oluşturmaya itiyor.

Günümüzün serbest piyasa ekonomisinde, insanoğlunun bam teline dokunabilecek "gadget"lar yaratmak ve bu "gadget"ları pazarlama yetisine sahip olmak en geçerli yüce insan özelliği olarak görülüyor.

Herkesin bildiği bir örnek olduğundan, bu klişeyi ben de kullanıyorum ve Steve Jobs - Apple örneğine burada atıfta bulunuyorum.

Bahsedilen bam teline dokunma mevzusu, sadece teknoloji alanında geçerli değildir, her tür duygu ticaretinde de aslolan budur.

Gördüğümüz gibi, şu anda kullanmakta olduğumuz ekonomik modeller, öncelikle çoğalmamıza, akabinde de, mahiyeti nasıl olursa olsun talebi canlı tutacak ürün ve servisler üretmemize bağlıdır.

İnsanları avucunun içine alan ürün ve hizmetler ortaya koyabilen diğer insan evlatları, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, mevcut ekonominin prensleri ve prensesleridir.

Bu insan evlatlarının içerisinde oldukları sektör ister sporun bir dalı, ister yeni teknolojiler geliştirme, ister performans sanatları olsun, önemli olan tek olgu talebi canlı tutabilmeleridir, cebren ve hile yoluyla olsa bile.

Talep canlı tutuluyorsa, bu durumda ortaya konan ürün ve hizmetin oluşturduğu reel faydanın da hiç bir önemi yoktur. Ekonomi tamamen rakamlara, istatistiklere ve grafiksel yaklaşımlara yoğunlaşmışken, pazarlama da soyut kavramlar bütününü ekonomik verileri canlı tutmak adına seferber eder.

Büyümeye dayalı ekonomik modelimizin bir noktaya kadar ayakta durabileceğini, bir noktadan sonra Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin tepe taklak olacağını görmek çok zor olmasa gerek.



Dünyanın kaynaklarını hunharca tüketiyoruz, elimize geçen her fırsatı daha fazlası ve daya büyüğü için, kendimizi gerçekleştirme ve değer yaratma adına kullanıyoruz. Hem kendi türümüzü, hem de dünya üzerindeki diğer komşu türleri de bu şekilde tehdit altına alıyoruz.

İnsan eliyle yaratılan bu sorunun temelindeyse, büyüme odaklı ekonomi modeli yatıyor. Hiç bir fayda gözetmeksizin, mevcut sistemin korunmasına hizmet eden her türlü iş modeli, yeni ürün ve hizmetler, alıcısını bulduğu müddetçe baş tacı ediliyor ve büyüme odaklı bir ekonomi modelinde baş tacı edilmeye devam edecektir.

Bu aşamada hızlı bir şekilde kral çıplak demenin, asıl sorunun dünya üzerinde kurguladığımız ve geçerliliğini en az 2050 yılına kadar devam ettirecek olan büyüme odaklı ekonomi modelimiz olduğunu kabullenmemiz, sonrasında da ekonomi modelimizi fayda eksenine oturtmamız gerekiyor.

Bu tarz bir ekonomik modeli kurmak için, almamız gereken çok fazla yol, ve aşmamız gereken bir çok engel var.

Öncelikle dünyanın devasa bir küre olduğunu, bu kürenin üzerinde yaşadığımızı, kürenin belirli bir alanı olduğunu ve bu alanı ne yaparsak yapalım genişletemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekiyor, yani büyümeye dayalı ekonomi modeli, yer kürenin çapı itibariyle de sürdürülebilir bir model değil, yer kürenin alanı ne bizim çoğalma hızımızı, ne de yaratmakta olduğumuz "gadget"ların çoğalma hızını karşılamaya yeterli değil.



Kabul etmemiz gereken bir diğer gerçek ise, kurgulanmış ekonomik modellerin daha önce de belirttiğim gibi, bir ahenk içerisinde yaşamamız için insan eliyle geliştirilmiş olduğudur. Bu gerçek, olayın insani boyutuna da göz atmayı gerektirir, ve işin özünde insan evladı olarak rasyonel değil, irrasyonel varlıklar olduğumuzdan, kendimiz ve çevremiz için faydalı olanı değil, anlık mutluluklarımıza ve kişisel tatminimize hizmet eden ürün ve servisleri tercih ederiz, genellikle talebimiz (ve hakkımız!) olan tatmin bize sağlandığı sürece, herhangi bir etik değer gözetme gereği de duymayız.

Özetlersek, sermayenin akışının, kısa ve orta vadeli talep yönünden, uzun vadeli olarak insanlığa fayda sağlayacak iş modellerine, ürün ve hizmetlere doğru kaydırılmasının gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Şu anda dünya üzerindeki hiç bir devlet, büyüme odaklı bir ekonomik modelden feragat edemeyeceği gibi, akademik çevreler ve iş dünyasının ileri gelenleri de işleyen sistemden fayda sağladıklarından, bu konuyu dillendirmek istemeyeceklerdir. Fakat konunun ciddi bir şekilde masaya yatırılmasının gerekliliği de inkar edilemez.

17 Eylül 2016 Cumartesi

STARTUP GİRDABI

Startup, çağın iş modeli mi? Yoksa bir ütopya mı?

Peki startup'ların ne kadarı birer para makinesine dönüşerek hem kurucularını hem de yatırımcılarını mutlu ediyor?

Oran sandığınızdan çok daha düşük.

Hem içinde bulunduğum oluşumlardan, hem de dışarıdan gözlemlediğim kadarıyla, bir startup'ın oluşması, akla iş fikrinin düşmesiyle başlıyor, ve iş fikrini doğru şekilde satmayı başaranlar kendi startup'larının başında yeni "Steve Jobs"lar veya "Mark Zuckenberg"ler olmak üzere yola koyuluyor.

Peki sonra mı?

Startupların çok büyük bir çoğunluğu, kendilerini benim Startup Girdabı olarak tanımladığım bir döngünün içerisinde buluveriyor.



İşte Startup Girdabının aşamaları.

Birinci Aşama: "Abi harika bir fikrim var, Facebook'un daha iyisi" aşaması;

Bir startup'ın başlaması için, öncelikle iş fikrine ihtiyaç var, bu işin en kolay kısmı, ortaya bir fikir atmak, bazı insanlar fikir makinesi, hatta günümüzde insanların çok büyük bir bölümü ayaklı fikir makineleri. Ve fikirlerin hepsi Facebook'un daha iyisi formatında.

İkinci Aşama: "Fikrim kesin tutacak çünkü benzersiz" aşaması;

İkinci aşamaya geçenler, kendilerini ikna etme potansiyeline sahip olanlar, bu gruba dahil olanlar girişimci olarak adlandırılıyor -özellikle ülkemizde girişimcilik ile girişkenliğin birbirine fazlasıyla karıştırıldığını unutmayalım-

Bu aşamada kendini çok güçlü bir şekilde ikna etmeyi başaran girişimcinin, bir numaralı argümanı ise iş fikrinin benzersiz olduğu ve kesin tutacağı yönünde. Bu argümana sıkı sıkıya bağlı olan girişimcinin üçüncü aşamaya geçmeden önce yapması gereken, doğru kişilerle doğru zamanda tanışmak, ve bu kişileri kendi iş fikrinin cazibesiyle benzersizliğine inandırmak.

İkna kabiliyeti yeterince güçlü olanlar, bu aşamada başlangıç sermayesine ulaşıyor ve üçüncü aşamanın yolunu tutuyorlar.

Üçüncü Aşama: "Parayı bulduk, fancy bir ofis kuralım" aşaması;

Bir önceki aşamayı başarıyla atlatan girişimcilerin, bir sonraki durağı yatırımı aldık, haydi fancy bir ofise geçelim aşaması oluyor.

Büyük metrekareli ofislerin, harika iş fikri çevresinde, play stationlar ve happy friday alanlarıyla dolu bir alana dönüşmesi de, yine bu aşamada gerçekleşiyor.

İyi mühendisleri ve iş geliştirmecileri kendi bünyesine start up aşamasında çekmek isteyen girişimci için, bu aşama da olmazsa olmazlar arasında, üstelik birinci aşama yatırımcıların da şiddetle teşvik ettikleri bir aksiyon biçimi bu.

Dördüncü Aşama: "Geleceğin iş modelini kuruyoruz biz harika bir ekibiz" aşaması;

Fancy ofis kurulduktan sonra, ekibin çekirdek kadrodan evrilmesi aşaması başlıyor, bu aşamada kurulan ekip harika bir ekibiz mottosunu benimsiyor, girişimciden en alta kadar motivasyon söylemi yayılıyor.

Beşinci Aşama: "Eğlenerek çalışalım ve projemizi hayata geçirelim" aşaması;

Kendine güveni tam olan ekip, işe koyuluyor, iş fikrinin hayata geçişi için hummalı bir çalışma bu aşamada başlıyor, ofis hazır, teçhizatlar tamam ve kartvizitler de basılmış durumda.

Günlük toplantılarla fikir paylaşımları, development ve testing süreçleri hızlı bir şekilde ilerliyor.

İşte tam bu aşamada girişimcinin mutlaka olaya dışarıdan bir gözle bakar hale gelmiş olması gerekiyor, çünkü fark ettiğiniz üzere bu aşamaya kadar gelen süreç Alice Harikalar Diyarında tadında seyretmiştir.

Altıncı Aşama: "Haydi işimizi tanıtan bir animasyon videosu yaptıralım" aşaması;

Bir yandan yazılımlar ve tasarımlar geliştirilirken ve sahadan geri bildirimler alınırken, ekip toplantıları devam etmekte aynı zamanda yatırımcılar hoş tutulmaktadır. Sıra işin tanıtıldığı, benzersizliğini ve faydasını gösteren animasyon videosunu yaptırmaya gelir.

Bu aşama startupların vazgeçilmezlerindendir, ve neredeyse her startup bu aşamada minik bir video ile kendini tanıtma yoluna girer.

Yedinci Aşama: "Facebook'a reklam koyalım" aşaması;

Yazının başında hatırlarsanız, startupımız Facebook'un iyisi olmak amacıyla yola çıkmıştı, fakat videomuzu yaptırdıktan sonra sıçrayacağımız aşama, Facebook'a reklam koyalım aşamasıdır.

Herkes Facebook'tadır, ve çok güzel hedefleme yapılabilmektedir. İş fikrimiz ne olursa olsun, yerel de olsak, global de olsak, sanayiye yönelik bir servis sunuyor bile olsak, bu aşamayı hiç bir startup ıskalamaz, ve Sam Amca'ya katkıda bulunmak ister.

Sekizinci Aşama: "Ama müşteri neden gelmiyor?" aşaması;

Artık tanıtım videomuz yapılmış, fancy reklamlarımız Facebook'ta arzı endam etmeye başlamıştır, yatırımcı parasından bütçe sürekli arttırılır, tıklamalar da alınır, yorumlar da fevkaladedir. Özellikle yakın çevreden övgüler alınır, çalışanlar da iş fikrine fazlasıyla inanmıştır, ve girişimcilerine de bunu düzenli olarak belli etmekten geri kalmazlar.

Fakat bu aşama yavaş yavaş sorunların gün yüzüne çıktığı aşama olur, akışı sağlanan trafik yeterli dönüşüm oranını vermemekte, nedense müşteri gecikmektedir.

Dokuzuncu Aşama: "Hedeflerimizi revize edelim" aşaması;

Müşteri gecikmesi sıkça rastlanan bir startup sorunu olduğundan, bu aşamada yapılması gereken, optimist hedeflerimizin revize edilmesi ve daha gerçekçi hedefler koyarak yola devam edilmesi yönündedir.

Halen dirayetini koruyan girişimci ve ilk yatırımcıları, kendilerini ikna kabiliyetlerinin ve satış becerilerinin seviyesine bağlı olarak bir sonraki aşamaya atlayabilirler.

Onuncu Aşama: "Yeniden fon bulalım paramız bitiyor" aşaması;

Facebook'a verilen reklamlar, video tasarımcısına ödenenler, ofis kirası, kalifiye elemanların üst baremden maaşları derken, kaynaklar yavaş yavaş tükenmeye başlar, bu aşamada yapılması gereken, bir kez daha yatırımcıların kapısını çalmaktır.

Bu aşamada iki farklı yön vardır, yeterince iyi satışçı olan girişimciler, ve iyi bir networke sahip olan yatırımcılar aradıkları fona tekrardan erişmeyi başarırlar ve dördüncü aşamaya geri döneler, yani harika ekip, harika fikir, haydi üretime devam edelim süreci yeniden başlar bu yolla benzer aşamalardan bir kez daha geçilir.

Onbirinci Aşama: "Acaba dışarı başka işler mi yapsak?" aşaması;

Yeterince şanslı olmayanlar içinse sıradaki aşama, ekibi küçültelim ve dışarıya işler yapalım aşamasıdır, burada da benzer parametreler geçerlidir, beklenen hacimli işlerin bulunması ve elde kalan ekibin bu yöne çevrilmesi zaman alan bir süreçtir, aynı zamanda girişimci ile yatırımcısının sözleşmesindeki maddeler de bu aşamada belirleyici olur.

Onikinci Aşama: "Aslında fikir çok iyiydi de ..... yüzünden olmuyor" aşaması;

Son aşamaya gelindiğinde, fikrimiz halen çok iyidir, şimdi artık suçlunun kim ve/veya ne olduğunu bulmamız, yukarıdaki nokta nokta alanları doldurmamız gerekir.

Kimi zaman iş modelimiz için piyasa henüz hazır değildir, kimi zaman ekip yeterince iyi değildir, kimi zaman da yatırımcı yeterince reklam bütçesi verememiştir.

Son aşamamızda nokta nokta alanlar bir veya bir kaç neden ile doldurulur.

Kısaca Start Up girdabı olarak adlandırdığım yapıyı aktarmaya çalıştım, yedinci aşamadan sonra beklediği dönüşüm oranlarını elde eden, ve büyüme evresine giren startup'lar yok mudur? Tabi ki vardır. 

Fakat Start Up ekosisteminden nemalanan insan adedi düşünüldüğünde başarı hikayelerinin başarısızlık hikayelerinden çok daha fazla ortalıkta dolaşacağını unutmayınız, ve girdabın içerisine düşmeyecek şekilde iş modelinizi bir kaç farklı senaryo ile kurgulamayı ihmal etmeyiniz.



16 Mart 2016 Çarşamba

Ölçeklenebilir E-ticaret İş Modelleri Üzerine Bir Vaka Analizi

Son bir kaç haftadır basında sıkça rastlanan bir haber bana bir kaç sene önce yaşadığımız e-ticaret deneyimimizi hatırlattı.

Bahsi geçen vaka Tazedirekt'in 2016 Şubat'ında kapanışını açıklaması.

Tazedirekt'in aylık 2 milyon TL ciroya ulaşıp, 2016 sonunda 10 milyon TL ciro hedeflerken yaptığı kapanış hamlesi, kendi alanında bir Love Brand olma yolunda ilerleyen e-ticaret platformunun takipçilerini hem şaşırttı, hem de oldukça üzdü.

2010-2011 yıllarında shopon365.com'u kurduğumuz ve yürüttüğümüz dönemde, e-ticaret'in hem teknoloji geliştirme tarafında, hem de operasyonel süreçlerinde yer aldığımdan; Tazedirekt vakası bir e-ticaret tüketicisinden çok daha fazla ilgimi çekti ve hem bu konu özelinde hem de geçmiş dönem deneyimlerime dayanarak bir kaç tespiti bloğa eklemenin sırasıdır diye düşündüm.



Yazı kapsamında hem geçirdiğimiz tüm süreçleri hem de e-ticaret projemizi oluştururken yarattığımız artı değerler ile en önemlisi hatalarımızı açıklamaya çalışacağım.

Shopon365.com'u yaklaşık 9 ay içerisinde hayata geçirdik, tüm teknolojisini ortağı olduğum diğer firma olan ProjePark bünyesinde hazırladık ve dışarıdan hiç bir yazılım temin etmedik, bu bizim projedeki en önemli avantajımızdı. Projenin yazılım ve tasarım tarafında bize esneklik sağlamaktaydı, teknolojik olarak dışarı bağımlılığımız yoktu.

Shopon365'i hayata geçirirken yapmış olduğumuz en büyük hata, tasarım kısmına çok fazla takılmak oldu, projenin beta aşamasına 2011'in yaz başında geçmesini planlarken, tasarımları beğenmeyerek kullanıcı arayüzlerini sil baştan yapma sevdamız nedeniyle 3 ay daha kayıp yaşadık, bu 3 aylık süre içerisinde de o günlerin furyası olan kapalı devre alış veriş siteleri yarışına 5 ile 10 arasında yeni oyuncu daha eklenmiş oldu.

Bu stratejik hatamıza rağmen ek 3 aylık süremizi düzgün bir şekilde kullanarak Eylül 2011'de Shopon365.com'u canlıya almayı başardık, beta sürecimizde özellikle ödeme altyapısında bir kaç aksaklık yaşadık, ekibimizden bazı kopmalar oldu, fakat daha önce belirttiğim gibi teknolojik taraftaki gücümüz sayesinde 15 gün içerisinde gerekli yamaları yaparak projeyi stabil hale getirebildik.

Shopon365'i kurgularken kendimize bir rekabet avantajı yaratmamız gerektiğine inanıyordum, çünkü 2008'de Markafoni'nin çıkışı arkasından yabancı sermayeli Limango ve akabinde Trendyol gibi e-ticaret platformlarının pazara girişi, bizim gibi yeni oyuncuların salt private shopping veya türevi bir konsept ile oyunun içinde kalmasını güçleştiriyordu.

Bu nedenle kredi kartlarında kullanılan alışveriş tutarının belli bir yüzdesinin para puan olarak kredi kartına aktarılması ve tekrar alışverişte kullanılması konseptini Shopon365 içerisinde ShoponBonus adlı bir yapıda hazırladık. Ayrıca sitemizde Winners Club isimli bir bölüm oluşturduk, bu bölümde stoklu ürünler yer alıyordu ve kullanıcılar biriktirdikleri para puanları Winners Club içerisinde harcayabiliyorlardı.

Bu tarz müşteri sadakat programları yıllardır kullanılmakla birlikte, Shopon365 kapsamında pazarlama planımızın temeline oturtulmuştu, bu durumun ise bizim için hem artıları hem de eksileri oldu. En büyük artısı reklamlarda yarattığımız şok etkisiydi, pazarlama bütçemizin bir bölümünü Winners Club'a Iphone ve Ipad benzeri ürünler ekleyerek bu ürünleri Shopon Bonus ile tüketiciye sunmaya ayırdık. Shopon365'te yapılan alışverişler sonrasında belli ShoponBonus rakamına ulaşanların Winners Club'dan bu puanlarıyla Iphone, Ipad, Ipod gibi cazip tüketici ürünlerini almaları mümkün oluyordu.

Bu pazarlama hareketi bize yoğun girişler ve susmayan telefonlar olarak geri döndü, tüketicilerin aramaları, hatlarımızı kilitlemeye başlamıştı, ve internet üzerinden verilen reklamlarımızda beklentimiz olan shopon365'e duyulan şok edici gizemli ilgiyi yaratmayı başardık.

Bununla birlikte siteye girişlerde tüketicilerin ana amacı bedavaya yakın rakamlardan Iphone veya Ipad sahibi olabilmekti, bu ürünlerin cazibesi büyük kullanıcı kitlelerinde shopon365'e ve ShoponBonus'a ilgi duyulmasını sağlıyordu, fakat ShoponBonus için sitede alışveriş yapılması gerekliliği bir anda ilgilerini yitirmelerine neden oluyordu.

Pazarlama Planımızın temeline oturttuğumuz Winners Club'dan bedava alışveriş konseptinin artıları ve eksileri birbirlerine eşit olduğundan, bir anda konseptimiz fayda ekseninde nötr bir hale gelmişti, evet diğer e-ticaret sitelerinden daha makul rakamlarla duyuru yapabiliyorduk çünkü reklamlarımızın tıklanma oranları, "ShoponBonus ile bedava alışveriş" mottosu sayesinde bir anda çok yükselmişti, fakat konu sipariş olunca, sipariş rakamlarımız giriş rakamlarımızla kıyaslanınca beklentinin altında kalıyordu.

Projenin operasyonel tarafında bir hata yapmamakla birlikte pazarlama tarafındaki 2. hatamız zaten çok sınırlı olan reklam bütçemizi internet reklamlarından kaydırıp PR tarafına aktarmak oldu. PR çalışmaları, 500bin TL ve üzeri tanıtım bütçesine sahip e-ticaret siteleri için uygun olabilir fakat bizim yapımıza benzer daha butik e-ticaret oluşumları için lükse girmektedir.

Yine bahsettiğim dönemde hem bizim e-ticaret oluşumumuzda hem de o dönem hayata geçmiş olan bir çok e-ticaret platformunda gözlemlediğim ortak hata ise, hızlı karar verme ihtiyacı ve buna bağlı olarak panikleme durumuydu, internet ve e-ticaret gibi popüler alanlarda çalışıyorsanız, etrafınızdaki herkesin fikirler vermesi ve bir fikirler deryasında boğulmanız söz konusudur, bahsetmiş olduğum bu durum fazlasıyla bizim de başımıza geldi, ve stratejik kararlarımızda bilgi kirliliği hem bizi hem de bizim konumumuzdaki e-ticaret oluşumlarını oldukça zorladı.

Özetlemek gerekirse, ölçeklenebilir e-ticaret iş modelleri oluşturmak ve sürdürülebilir yapıyı sağlamak alanında işim gereği uzunca bir süredir kafa yoruyorum. Tüm bu geçmiş dönem muhasebesinden sonra verebileceğim bir kaç öneri olacaktır:

* Halihazırda devam eden ve tedarik gücünüze güvendiğiniz bir operasyonunuz varsa butik bir e-ticaret sitesi kurarak mevcut operasyonunuzu online mecra üzerinden destekleyebilirsiniz, hazırlayacağınız e-ticaret sitesinde hazır paket program kullanmak, SEO çalışmalarına önem vermek ve online mecra için de aylık bütçe ayırmış olmanızda fayda vardır. Belirttiğim yapıyı başarıyla uygulayan bir çok butik e-ticaret oluşumu bulunmaktadır. Farklı sektörlerden örnekleri inceleyerek kendi kurgunuzu yaratabilirsiniz.

* Başarılı ve ölçeklenebilir bir e-ticaret iş modeli oluşturmanın uzun vadeli bir süreç olduğunu göz önüne alarak yola çıkmakta fayda vardır, en olumlu senaryoda başa baş noktasının yakalanması projenizin canlıya geçişinden sonra en az 1 yıllık süreyi kapsayacaktır, bu nedenle bütçeleme yaparken 1 yıl boyunca eksi bakiye ile çalışılacağını hesaba katmak gerekmektedir.

*E-ticaret tüketicisinin tam olarak "price-sensitive" olduğunu kabul etmek ve iş planını buna göre yapmak gerekiyor, genellikle e-ticaret tüketicisi yeterli güveni sağlayan platformlar arasında fiyat avantajı olanları tercih ediyor, iş modelinde yer alan diğer her tür rekabet avantajı kısa süreli etkiler yaratmakla birlikte uzun vadede avantajlı tedarikçi anlaşmalarınız yoksa, e-ticaret alanında marka yaratmak mümkün görünmüyor.

*Son olarak e-ticaret konusunda en önemli konunun tanıtım olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor, kendinize özellikle online mecrayı hedefleyen bir tanıtım planı yapmanızda ve bir yıllık bütçelendirme yapmanızda fayda var. Yazının kendi deneyimlerimizi anlattığım bölümünde değindiğim gibi, özel kapmanyalar, Radyo ve TV reklamcılığı ve bütçeli PR aktiviteleri butik e-ticaret projeleri için uygun değildir, bir veya iki online mecra seçmek ve bu mecralarda bütçeyi doğru yöneterek hedeflemeyi siteye olan girişler yönünde değil, sepete eklenen ürünler ve sipariş yönünde koymak gerekiyor.

Bu yazı kapsamında somut vaka analizi üzerinden giderek e-ticaret alanına ilgi duyanlara fikir vermeye çalıştım, umarım faydalı olur, herkese çalışmalarında başarılar dilerim.


15 Şubat 2016 Pazartesi

Bilgisayar: Üretim / Cep Telefonu: Tüketim

Bir ülkenin ne kadar tükettiği ve ne kadar üretim yaptığını ölçmenin bir çok yolu var. Makro ölçekteki analizlerle ve farklı finansal formüller kullanarak, ülkelerin tüketim/üretim dengeleri ölçülebiliyor ve ölçülen bu veriler de düzenli aralıklarla yayınlanarak, konunun uzmanları tarafından yorumlanıyor.

Benim bu gün üzerinde durmak istediğim konu ve rakamlar da tüketim/üretim dengesiyle alakalı olmasına rağmen, olaya farklı bir bakış açısından bakmaya çalışacağım.

International Data Corporation (IDC) 2015 yılında yayınladığı Türkiye'de kişisel bilgisayar satışı rakamları oldukça dikkat çekici, 2. çeyrekte 356 bin 740 adetlik satış yapılmış ve bu rakam yıllık kıyaslamada yüzde 41,6, bir önceki çeyreğe göre de yüzde 41,4 düşüş olduğunu gösteriyor. Dünya genelindeyse aynı dönemde bilgisayar satışlarındaki düşüş oranı yüzde on civarında belirlenmiş. Kişisel bilgisayar satışlarındaki düşüş nedenleri incelendiğinde döviz kurlarındaki değişim, politik ve siyasal belirsizlikler gibi makro düzeyde nedenler ortaya çıkıyor.



Bununla birlikte IDC'nin aynı dönemler için açıkladığı cep telefonu satış rakamları ise;  Toplam 336.5 milyon akıllı telefonun satıldığını ve geçen yılın aynı dönemiyle kıyaslandığında %16.7’lik bir büyümenin gerçekleştiğini göstermekte.

Kişisel bilgisayar satışlarında dünya ortalamasının oldukça üzerinde yaşanan bu gerilemeye rağmen, cep telefonu satışlarındaysa tüm makro düzeydeki etkilere rağmen iyi durumda görünüyoruz.

Bu verileri okurken konuya ülke dinamikleri özelinde bakmamız ve döviz kuru veya jeopolitik etkiler nedeniyle kişisel bilgisayar satışlarında %40'ın üzerinde düşüş yaşandığını söylememiz doğru olmayacaktır, bu düşüşün nedeni eğer gerçekten yukarıda belirtilen nedenler ise, bu durumda aynı düşüşün en azından belli miktar bir düşüşün Türkiye cep telefonu pazarında da yaşanması gerekirdi, fakat IDC'nin rakamları bunun aksini söylemektedir, cep telefonu satışlarında 2015'in ilk çeyreğinde artış yaşanmıştır.

Bu durumun nedenleri üzerine ahkam kesecek bir konumda olmadığım gibi, beni destekleyecek yeterli veriye de sahip değilim, fakat yine de bir çıkarsama yapabilecek kadar sektörün içerisindeyim. İşin özünün ülke olarak üretim/tüketim doğamızda yattığına inanıyorum.

Kısaca açıklamak gerekirse, kişisel bilgisayarlar doğru şekilde kullanıldıklarında, yeni milenyumun ihtihaçlarına uygun dijital içerikler üretmemizi ve yaymamızı sağlayan üretim araçlarıdır, bununla birlikte oluşturulan ve yayılan bu dijital içeriğin tüketim objeleri ise akıllı telefonlarımızdır.

Akıllı telefonumuza bir çok uygulama indirebilir, bu uygulamaları kullanarak hız ve akabinde zaman kazanabilir, sosyalleşebilir, kişisel tatmin yaşayabiliriz. Fakat bu cihazları kullanarak katma değer yaratamayız.

İş dünyası için de bu durum aynen geçerlidir, yine örneklerle açıklamak gerekirse, cep telefonumuz üzerinden klasik ofis programlarında formüller oluşturmamız kapsamlı hesaplamalara gitmemiz, elimizdeki içeriği güçlendirerek daha iyi bir duruma getirmemiz mümkün değildir, bununla birlikte sahada hız ve pratiklik kazandırmak, iletişim sorunlarını çözmek gibi işlere yarayabilir, yine de katma değerli bir yapı kurmamıza olanak tanımazlar ve iş ortamlarında verimliliği düşürdükleri gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Bu açıklamaların ışığında, kendimizi kişisel bilgisayarların modasının geçtiğine, trendleri takip ettiğimize, mobil cihazlar kullanmanın daha teknolojik olduğuna inandırmamız, sadece kendimizi kandırmak demektir. Maalesef dijital içerik üretiminde treni kaçırmak üzereyiz, bu devasa dijital ekosistemin de en hızlı ve sadık tüketenleri olduğumuz su götürmez bir gerçek.

Ve bu aşamada, bir sonraki jenerasyonun daha bilinçli olacağını ummaktan başka çaremiz yok gibi görünüyor.

28 Ekim 2015 Çarşamba

DİKKAT - BEYİNLERİNİZİ MANİPÜLE EDİYORUZ! VE ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ!

Bir süredir aklımı geleceğin dünyası kurcalıyor, şekillenmekte olan geleceğin dünyasıyla ilgili düşünüyorum.

Aslında tek gerçek yaşadığımız an, biliyorum ve bunun fazlasıyla farkındayım. Fakat geleceğin dünyasını düşünmeden duramıyorum.

Biz el birliğiyle dünyanın kaynaklarını tükettikçe, kendimizi oyalayacak kötü oyuncaklar yaratmaya devam ettikçe, parlak bir gelecek dünyasından hangimiz söz edebilir?

Evet öncelikle sınırlı kaynaklarımızı hunharca tüketiyoruz, hep daha büyüğünü ve daha yenisini isteyerek işe başlıyoruz, büyük seçimler, yeni versiyonlar, daha geniş ekranlar ve niceleri, bir kaç lira fark ile büyük seçime geçmeyi, daha büyük bir gazlı içecek ile daha büyük boy kızarmış patates tüketmeyi kim istemez ki?

Sonuç mu? Mide sancılarından muzdarip gece uykuları, obezite ve genlerimizin gücüne bağlı olarak kanser.

Yeter ki o fırsat bize verilsin, yeter ki gelirimizde belirli seviye artışı yakalayalım, bizim için olanı istemekten asla ve asla geri durmuyoruz, çünkü çok çalışıyoruz, çünkü eğitimliyiz, çünkü yaşama bir kere geldik, o zaman hep daha fazlasını ve daha büyüğünü istemeye hakkımız var demektir.

Sömürün sömürebildiğiniz kadar desturu biz farkında bile olmadan bilinçaltımıza işlenmiştir bile.

Peki ya aramızdan birisi çatlak bir ses çıkarırsa ve yaratmakta olduğumuz kaos toplumu hakkında bir kaç kelam etmek isterse, o zaman kendi güvenlik şeridimizin dışına atıveriyoruz, düzeni bozan olarak yaftalamayı da ihmal etmiyoruz.

Dünyanın kaynaklarını tüketmekle kalmıyor, aynı zamanda kendimizi oyalamak için yeni oyuncaklar geliştirmekten, bu oyuncaklarımıza sürekli olarak yeni versiyonlar eklemekten de geri durmuyoruz. Aslında sadece markanın sonuna eklenen bir harf veya bir sayı, çoğu bildik fonksiyonlardan daha fazlasını sunmayacak pazarlama harikaları. Onlar birer statü sembolü, onlar zengin ile fakirin ortak paydaları, onlar kendimizi 21. yüzyılın oyuncusu hissetmemizi sağlayan pahalı oyuncaklarımız.

İşin daha da enteresanı kendimizi bilgi çağının çocukları ve geleceğin dünyasının yaratıcıları olarak görmemiz. Kötü habere gelince, suni bir bilgi ağının içerisinde kaybolmakta olduğumuz.

Oysa küçücük bir ekranda yukarıda aşağıya doğru akan yazılar ve görseller bilgi değil, sadece beynin tüketeceği ucuz ve bol yağlı çerezlerdir. Gerçek bilginin edinilmesi, çoğaltılması ve nesiller boyunca aktarılması gerekiyor, bunun ise bir bedeli var,  zaman istiyor, sabır istiyor, fedakarlık istiyor, üzgünüm ama tüm bunların hiç birisi 21. yüzyılın yetişkin oyuncakları tarafından sunulan vaatlerle uyuşmuyor, 21. yüzyılın akıllı araçları bize hız, pratiklik ve eğlence vadediyor.

Yazının bu satırlarına kadar moral bozucu ve pesimist bir atmosfer oluşturduğumun farkındayım, tabi ki yüksek teknoloji, gelişen insan beyninin yaptığı sağlık alanındaki buluşlar, barınma konusunda geldiğimiz nokta, insan eliyle yaratılan ihtişamlı yapılar ve eserler 21. yüzyılda tüm zamanların en görkemli seviyesine ulaştılar. Fakat tüm bunlar gerçekleştirilirken, iyiliğin her zaman kendi kötülüğünü yarattığını, ve tek düşünen hayvan türü olan insanın da, içerisinde iyilik kadar kötülüğün de saklı durduğunu unutmamak gerekiyor. Ortaya konan her iyi değerin karşılığında neyi feda ettiğimizi iyi düşünmemiz gerekiyor, maalesef şu anda yapılan icatların çoğunda böyle bir kaygının güdülmediğini görüyoruz.

Hayatımızın yapı taşlarından biri haline gelen, yeni nesil iletişim araçlarının atası, üç elektrotlu radyonun mucidi Lee de Forest'da şişik egosuna rağmen kendi icadının gelecek nesillerde yaratacağı etkiyle ilgili pesimist öngörülerde bulunuyor. De Forest "bir öğretmenin 22. yüzyılın öğrencilerinin isteksiz beyinlerine bilgi aşılayabileceğini" dile getiriyor ve ekliyor, "Burada ne kadar korkunç siyasal sonuçlar yatıyor! Bu akıbetin bizi değil, gelecek kuşakları bekliyor olmasına şükretmeliyiz."

Şimdi biraz olsun durun ve düşünün, 21. yüzyılın henüz ilk çeyreğini bile tamamlamadık, çevrenizdeki ebeveynlere bakın, muhtemelen aşağıdaki görselde yer alan sahnelerle sıkça karşılaşmışsınızdır, ebeveynler kendi boş zamanlarını arttırmak ve hiperaktivite düzeyi yüksek olan çocuklarını oyalayabilmek adına, 21. yüzyılın yukarıda bahsi geçen oyuncaklarına başvururlar. Biz dijital dünyanın profesyonelleriyse sürekli olarak yeni yöntemler ve farklı uygulamalar ile öncelikle sizin daha sonra da çocuklarınızın zamanlarına talip oluruz.



Bu durum şu anda bir kısır döngüye dönüşmüş durumda, daha önce hiç bir nesil bu derece donanımlı ve interaktif teknolojik cihazlarla büyümedi, internetin tabana yayılması sadece 20 yıllık bir maziye sahip, ve hiç bir neslin beyinleri bu derece manipülasyona açık değildi.

Anlattıklarım size saçma gelmiş olabilir, fakat insan beyninin özellikle çocukluk çağında ve yetişkinliğe geçilen ilk yıllardan itibaren tüm yaşantımız süresince kullanılan alet edavat ve dış şartların etkisiyle şekillendirilebilir olduğunu biliyor muydunuz? Bu gerçeği de göz önüne aldığımızda De Forest'ın bilim kurgu tahminlerinin tam olarak onun kafasındaki gibi olmasa da 21. yüzyılın ikinci yarısında ve son çeyreğinde gerçekleşme ihtimali bulunuyor. De Forest'ın görüşünden farklı olarak benim korkum konunun sadece siyasal boyutu değil, asıl büyük sorunun ekonomide, eğitimde ve ekolojik dengelerde yaşanabileceğini düşünüyorum. Çünkü ihtiyaçlar hiyerarşimizde siyaset yer almıyor.

De Forest'ın ilk saptamasına gelince "bir öğretmenin 22. yüzyılın öğrencilerinin isteksiz beyinlerine bilgi aşılayabileceği" görüşünde özellikle isteksiz beyinler tanımının altını çizmek isterim. Zaten bilgiyi almaya çok da istekli olmayan beyinlerimizin, ilerleyen dönemlerde daha da isteksiz hale gelmeyeceğinin garantisi yok, sunulan pratiklik ekosistemi bunu şimdiden sağlamaya başladı, yeni nesiller, hazır ve pratik bilgiler dünyasında yetişiyor, onlara empoze edilen bir kaç tıklamayla çok fazla iş başarabilecek oldukları, zamanın bu sayede kendilerine kalacağı.

Peki ya bir sonraki nesil bir kaç tıklamayı da yapmak istemezse? Onun yerine hazırlanmış bilginin direkt olarak beyne girmesini talep ederse.

Eğer ebeveynler kendi çocuklarının bu yolla daha donanımlı olacaklarına, daha üst düzey işlerde çalışacaklarına, gelir düzeylerinin yükseleceğine inanırlarsa, inanın bana bu tarz bir arz oluştuğunda gereken talebi fazla sorgulamadan yaratacaklardır, bu durumda De Forest'ın bilim kurgusunun gerçeğe dönüşmeyeceğinin garantisini kimse veremez.

Bu blogu bir kaç sene önce oluşturdum, özellikle e-ticaret, dijital projeler ve sosyal medya alanında bir çok projenin içerisinde yer aldığımdan, oluşan bilgi birikimimi notlar haline getirmek arşivlemek ve paylaşmak istedim, fakat zaman zaman kendimi tutamayarak farklı alanlarda da bilmişlik tasladığımın farkındayım, maalesef ben çenesini tutamayan o çatlak sesli huysuzlardan biriyim.

Tabi ki blog kapsamında, sosyal medya projelerinde, mobil uygulamalarda, internet temelli her türlü çalışmada başarı ve başarısızlık kriterlerini irdelemeye, ana alanımda danışmanlık vermeye devam edeceğim, çünkü yaşam devam ediyor, ve çağın gerekleri bunlar.

Bununla birlikte ara sıra huysuzlanan ve farklı konularda yazmak isteyen ruh halimden pişman mıyım diye sorarsanız eğer, cevabım hayır. Arada bir dilim sürçtü ise affola.

24 Ekim 2015 Cumartesi

Sosyal Medyada Başarı Formülleri: Basitlik - Basitlik - Basitlik

Geçtiğimiz haftalarda bu blogda sosyal medyada başarı formülleri üzerine 2 farklı yazı yer aldı, bu yazılardan ilkinde lokasyon bazlı uygulamaları, ikincisindeyse davet mekanizmalarını ele aldık.

Şimdi ise değineceğimiz konu piramidin tepe noktasında yer alan ve sosyal medya uygulamalarında başarının kilit noktası olan "Basitlik".

Konu basitlik olunca söylenmesinin çok kolay, fakat uygulamaya aktarılmasının çok zor olduğunu yazının hemen başında kabul etmemiz gerekiyor.



Bu güne kadar yaptığımız uygulamalarda ne kadar çok fonksiyonla işe başladığımızı ve başarılı olan uygulamalarımızda ne kadar az fonksiyonun yer aldığını gördüğümde şaşırıyorum. Ve her seferinde yeni bir çalışma yaptığımızda "Basitliğin" ne derece önemli olduğunu bilmeme rağmen, bir çok farklı fonksiyonu eklemekten ve işin ilerleyen safhalarında sadeleştirmeye çalışmaktan da kendimi alamıyorum.

Bu durum üzerinde kafa yorarken, daha önceden bir yerlerde okuduğum (üzgünüm atıfta bulunamıyorum çünkü nerede okuduğumu hatırlayamıyorum) BİLGİNİN LANETİ tanımı aklıma geldi, evet BİLGİNİN LANETİ, özellikle kırmızıyla yazıyorum, altını çiziyorum ve bold yapıyorum.

Biz sosyal medya girişimcileri, uygulama geliştiriciler, web 2.0 proje üreticileri, hepimiz bir şekilde bilgini lanetinden muzdaribiz, ulaşmamız gereken nihai hedefin basitlik olduğunu biliyoruz, fakat kendi bilgi yoğunluğumuz içerisinde projemizde ilerlerken yaptığımız işe kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, bize basit gelen ve el yordamıyla çok hızlı bir şekilde kullandığımız kendi uygulamalarımızı, son kullanıcıların gözünden görmeyi unutuyoruz.

Aylarca ve belki yıllarca emek verilen uygulamalarımız kullanıcıların eline ulaştığında, biz nasıl rahat bir şekilde kullanabiliyorsak, aynı rahatlıkla ve bizimle eşit kavrayış düzeyinde kullanıcılarımızın da hemen uygulamamıza adapte olmasını bekliyoruz.

Oysa kullanıcılar için biz Facebook News Feed'de yer alan ve sürekli aşağıya doğru akan Postlardan sadece birisiyiz. Onların sınırlı zamanlarından kendi hanemize bir kaç dakikayı yazdırmaya çabalıyoruz, kendi hanemize yazdırdığımız o bir kaç dakika içerisinde, potansiyel kullanıcılarımıza ne kadar basit bir uygulama sunabilirsek, tabana yayılma şansımız da o derece artıyor.

Uygulamamızın son kullanıcı tarafından kavranma süresi ne kadar uzarsa, kullanıcıları kaybetme ve tekrar kazanamama tehlikesiyle karşı karşıyayız demektir.